Av. Murat Fehmi Pınar

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Hukuk Müşaviri

Haziran 2013

Özet: Sendikal hak ve özgürlüklerin kullanımı ve düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında toplantı ve gösteri yürüyüşüne, basın açıklamasına katılan personelin disiplin sorumluluğu bulunmamaktadır.

A. DÜŞÜNCE VE İFADE HÜRRİYETİ YÖNÜNDEN.

Anayasamızın 25'inci maddesinde, herkesin, düşünce ve kanaat hürriyetine sahip olduğu, her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimsenin, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamayıp ve suçlanamayacağı, 26'ncı maddesinde herkesin, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu, bu hürriyetin kullanılmasının millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabileceği, 34’üncü maddesinde, herkesin, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip olduğu, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak,           millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması           amacıyla ve kanunla sınırlanabileceği, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterileceği hükme bağlanmıştır. Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca, usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.

10 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 19. maddesi, "Herkesin fikir ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve görüşleri her yoldan aramak, almak ve yaymak özgürlüğünü" kapsar. Bildirgenin 20 ve 23. maddeleri uyarınca, herkes, barış içinde toplanma ve örgütlenme hakkına sahiptir ve herkesin, çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır.

16 Aralık 1966 tarihli Birleşmiş Milletler, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19. maddesi; "1- Herkesin, söz özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak gerek sözlü, yazılı ya da basılı veya sanat eseri şeklinde, gerekse seçilen diğer herhangi bir yoldan, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, her türlü haber ve düşünceyi araştırma, alma ve verme özgürlüğünü içerir." Hükmünü taşımaktadır. Sözleşmenin 21 ve 22. Maddeleri uyarınca, barışçı toplantı hakkı tanınacaktır. Bu hakkın kullanılmasına, yasalara uygun olarak konulmuş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliği, kamu düzeni bakımından ve kamu sağlığının, genel ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka sınırlama getirilemez. Herkesin, kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak ya da bunlara girmek hakkı da dahil olmak üzere, başkalarıyla biraraya gelip dernek kurma hakkı vardır. Bu hakkın kullanılmasına, yasalara uygun olarak konulmuş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliği, kamu düzeni bakımından ve kamu sağlığının, genel ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka sınırlama getirilemez.

21 Kasım 1990 tarihli Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı’nda; "İnsan hakları ve temel hürriyetler, tüm insanların doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti altına alınmışlardır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başka gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asıl güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması hürriyetin, adaletin ve barışın temelidir." "...Demokrasinin temelinde insana saygı ve hukukun üstünlüğü yatar. Demokrasi, ifade hürriyetinin, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir." denilmektedir.

20 Mart 1950'de imzalanan, Türkiye'nin 19 Mart 1954 tarihli ve 8662 sayılı Resmi Gazete'de onayladığı İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10'uncu maddesi şöyledir:

  1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.
  2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.

Anılan Sözleşmenin “Toplantı ve dernek kurma özgürlüğü” başlıklı 11'inci maddesi şöyledir:

  1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
  2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.

Danıştay 13.Dairenin 22.02.2005 tarihli ve 2005/556-977 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, “hiç şüphesiz eleştiri demokratik bir toplumun temel değerlerindendir ve üzerinde konuşulamayacak hiçbir kurum yoktur.”

Eleştirinin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olması durumunda ise hukukça korunmasından bahsedilemez. Bu noktada Avurapa İnsan Hakları Sözleşmesinin 46. Maddesi uyarınca bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları[1], Yargıtay[2] ve Danıştay[3] kararları ışığında devlet görevlilerine yönelik eleştirilerin sınırının özel kişilere yönelik eleştirilerden daha geniş ele alındığı, eleştirinin ancak belli durumlarda sınırlandırıldığı görülmektedir. Buna göre “Devletin iç ve dış güvenliğinin korunması, düzenin korunması, suçun önlenmesine yönelik sınırlamalar yapılabileceği gibi başkasının ününün ve haklarını ihlal eden, şiddet propagandası, ırkçılık, ayrımcılık, küçük düşürme içerikli ifade şekilleri yasaklanan türlerdendir”[4].

Eleştirinin muhatabın doğrudan kişilik haklarına haksız saldırı niteliğinde olması durumunda eleştiri hakkının sınırlarının aşıldığının kabul edildiği görülmektedir. Bu itibarla yönetim tarzına ilişkin değerlendirmeler, değer yargıları kural olarak eleştiri sınırları içinde sayılmaktadır. Muhataba dönük sövme ve hakaret içermeyen yönetim tarzına dönük değer yargılarının ifade edilmesinin normal eleştiri sınırları içinde ele alınması ve hoşgörüyle karşılanması gerektiği kabul edilmelidir.

 

B. SENDİKAL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER YÖNÜNDEN

4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun “Sendika ve konfederasyonların yetki ve faaliyetleri” başlıklı 19. maddesinin 2. fıkrasının (a) ve (b) bentleri uyarınca, genel olarak kamu personelinin hak ve ödevleri, çalışma koşulları, yükümlülükleri, iş güvenlikleri ile sağlık koşullarının geliştirilmesi konularında görüş bildirmek, üyelerin sorunlarının çözülmesine yönelik sosyal amaçlı toplantılar düzenlemek sendikal faaliyet ve özgürlükler arasında sayılmıştır.

2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 3. maddesinde herkesin, önceden izin almaksızın, bu kanun hükümlerine göre silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahi olduğu düzenlenmiş, Kanun’un “Dernekler, vakıflar, sendikalar ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları kendi konu ve amaçları dışında toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyemezler.” hükmünü taşıyan 21. maddesi de 26.3.2002 tarih ve 4748 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılmıştır.

Bolu Valiliğinin Basın Açıklamalarının Nerelerde Yapılıp/Yapılamayacağına Dair 16/8/2004 tarihli ve 2004/01sayılı Kararının 5. Maddesinde basın açıklamalarının yapılamayacağı yerler, Valilik binası, Belediye Başkanlığı, 2 nci Komando Tugay Komutanlığı, Adliye Binası, İl Jandarma Komutanlığı, İl Emniyet Müdürlüğü, Millî Eğitim Müdürlüğü ile Hastane binaları önlerinde ve bunlara ait müştemilatları ile sınırlandırılmıştır.

2 Haziran 2003 tarihli ve 25136 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, 11.06.2003 tarihli ve 2003/37 sayılı Başbakanlık Genelgesinin 2. Maddesinde şu hüküm yer almaktadır:

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 15’inci ve 399 sayılı KHK’nin 17’inci maddesi hükümleri gereği sendika yöneticisi kamu görevlilerinin, kamu görevleri ile ilgili olmayan konularda yapacakları basın açıklamaları ve mesai saatleri dışında sendikal faaliyetlere katılanlar hakkında disiplin soruşturması yapılmayacaktır.

2 Haziran 2005 tarihli ve 25833 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 1.6.2005 tarihli, 2005/14 sayılı Başbakanlık Genelgesinin 7. Maddesinde şu hüküm yer almaktadır:

Sendika ve konfederasyon il ve ilçe temsilcileri ile sendika şubesi, sendika ve konfederasyon yöneticilerinin yürütmekte oldukları sendikal faaliyetler kapsamında, görevleri ile ilgili olmayıp doğrudan yapacakları basın açıklamaları hakkında disiplin soruşturması yapılmayacaktır.

30 Ocak 2010 tarihli ve 27478 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 29.01.2010 tarihli ve 2010/2 sayılı Başbakanlık Genelgesinde de şu ifadeler yer almaktadır:

Sendika ve konfederasyon il ve ilçe temsilcileri ile sendika şubesi, sendika ve konfederasyon yöneticilerinin, yürütmekte oldukları sendikal faaliyetler kapsamında yapacakları basın açıklamaları disiplin soruşturmasına konu yapılmayacaktır.

14/12/2010 tarihli ve 27785 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 13/12/2010 tarihli ve 2010/26 sayılı Başbakanlık Genelgesinde de şu ifadeler yer almaktadır:

Örgütlenme özgürlüğü, çağdaş demokrasi anlayışının ve sosyal hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından biridir. Çalışanlarımızın hak ve menfaatlerinin korunması, geliştirilmesi ve katılımcı yönetim anlayışını gerçekleştirmek adına örgütlenme özgürlüğünün sağlanması demokratik yönetimin teminatıdır. Bu bağlamda, Devletimizin de taraf olarak onayladığı uluslararası sözleşme ve belgeler ile Anayasa başta olmak üzere iç hukuk düzenlemelerimizde; memurlar dahil tüm çalışanların sendikal örgütler kurabilmeleri, kurulmuş bulunan sendikalara üye olabilmeleri, sendikalar ve üst kuruluşlarının amaçları doğrultusunda faaliyette bulunabilmeleri, örgütlenme özgürlüğü kapsamında güvence altına alınmıştır.

Devlet Personel Başkanlığının 23/03/2006 tarihli, 3719 sayılı görüşü şu yöndedir:

Tabip olarak görev yapmakta           iken, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanununun           18 inci maddesi çerçevesinde memuriyet görevinden ayrılan ve halen ….. görevini sürdürmekte olan …nın Konfederasyona bağlı ….. tarafından …… tarihinde Ankara’da düzenlenen “kanunsuz açık hava toplantısı ve gösteri yürüyüşüne katılması” eylemi nedeniyle, ilgili hakkında memuriyet görevi ile ilgili olarak disiplin soruşturması yapılıp yapılamayacağı hususunda Başkanlığımızdan görüş talep eden           ilgi yazı ve eki incelenmiştir.

Bilindiği üzere, 12/06/2003 tarihli ve 25136 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2003/37 sayılı Başbakanlık Genelgesinde, “657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 15 inci ve 399 sayılı KHK’nin 17 nci maddesi hükümleri gereği sendika yöneticisi kamu görevlilerinin, kamu görevleri ile ilgili olmayan konularda yapacakları basın açıklamaları ve mesai saatleri dışında sendikal faaliyetlere katılanlar hakkında disiplin soruşturması yapılmayacaktır” denilmekte olup, 02/06/2005 tarihli ve 25833 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2005/14 sayılı Başbakanlık Genelgesinde ise, “Sendika ve konfederasyon il ve ilçe temsilcilikleri, sendika şubeleri ile sendika ve konfederasyonların 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu hükümleri çerçevesinde düzenleyecekleri toplantı ve gösterilerde gerekli kolaylıklar sağlanacaktır” hükmü yer almaktadır.

Diğer taraftan, ‘izinsiz açık hava toplantısı ve gösteri yürüyüşüne katılma’ fiilinin görev yaptığı kurumun huzur ve sükununu bozucu eylem olmadıkça, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun ‘Disiplin Cezalarının Çeşitleri ile Ceza Uygulanacak Fiil ve Haller’ başlıklı 125 inci maddesinde düzenlenen disiplin cezasını gerektiren fiil ve haller kapsamında bulunmadığı düşünülmektedir.

Bu itibarla, konunun Bakanlığınızca yukarıda belirtilen genelgelerde belirtilen hükümler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği mütalaa edilmektedir.

Devlet Personel Başkanlığının 16/02/2011 tarihli, 3011 sayılı, 194 numaralı görüşü şu şekildedir:

İlinizdeki kamu görevlisi olan sendika yetkililerinin yaptıkları basın açıklamalarında İl Valisi, İl Milli Eğitim Müdürü gibi amirlerine basın aracılığı ile tahkir ve tezyif içeren sözler sarf ettikleri, yanlış ve yalan beyanlarla iftira ve hakarete varan ifadeler kullandıklarından bahisle, söz konusu sendika yöneticileri hakkında “Sendikal Gelişmeler Doğrultusunda Alınacak Önlemler” konulu Başbakanlık Genelgesinin (2005/14) 7 nci maddesi çerçevesinde disiplin soruşturulması açılıp açılamayacağı hususunda Başkanlığımız görüşünü talep eden ilgi yazı incelenmiştir.

Bilindiği üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü” başlıklı 11 inci maddesinde;

1) Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.                                                                                                                             

2) Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir.” hükmü yer almaktadır.

                Diğer taraftan, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun “Basına bilgi veya demeç verme” başlıklı değişik 15 inci maddesinde “Devlet Memurları, kamu görevleri hakkında basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına bilgi veya demeç veremezler. Bu konuda gerekli bilgi ancak bakanın yetkili kılacağı görevli; illerde valiler veya yetkili kılacağı görevli tarafından verilebilir.

             Askeri           hizmet           ile           ilgili           bilgiler           özel kanunların yetkili           kıldığı personel dışında hiç bir kimse tarafından açıklanamaz.” hükmüne…,

                “Disiplin amiri ve disiplin cezaları” başlıklı değişik 124 üncü maddesinin ikinci fıkrasında “Kamu hizmetlerinin gereği gibi yürütülmesini sağlamak amacı ile  kanunların,  tüzüklerin  ve yönetmeliklerin  Devlet memuru  olarak  emrettiği ödevleri yurt içinde veya dışında yerine getirmeyenlere, uyulmasını zorunlu kıldığı hususları yapmayanlara, yasakladığı işleri yapanlara durumun niteliğine ve ağırlık derecesine göre 125 inci maddede sıralanan disiplin cezalarından birisi verilir.” hükmüne yer verilmiştir.

                Ayrıca 12.06.2008 tarih ve 25136 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan (2003/37) Başbakanlık Genelgesinin 2 nci maddesinin 2 nci fıkrasında “657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 15 inci ve 399 sayılı KHK’nin 17 nci maddesi hükümleri gereği sendika yöneticisi kamu görevlilerinin, kamu görevleri ile ilgili olmayan konularda yapacakları basın           açıklamaları           ve           mesai           saatleri           dışında           sendikal faaliyetlere katılanlar hakkında           disiplin soruşturması yapılmayacaktır.” ifadesi; ve 02.06.2005 tarih ve           25833 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan (2005/14) Başbakanlık Genelgesinin 7 nci maddesinde ise “Sendika ve konfederasyon           il           ve           ilçe           temsilcileri           ile           sendika           şubesi,           sendika           ve           konfederasyon yöneticilerinin yürütmekte oldukları sendikal faaliyetler kapsamında, görevleri ile ilgili olmayıp doğrudan yapacakları basın açıklamaları hakkında disiplin soruşturması yapılmayacaktır.” ifadesi bulunmaktadır.

              Yukarıda yer verilen hüküm ve açıklamalar çerçevesinde, her ne kadar 657 sayılı Kanunda, Devlet Memurlarının, basına yetkili amirlerinin izni olmadıkça bilgi veya demeç vermeleri yasaklanmış olsa da sendikal hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi bağlamında “sendika yöneticilerinin yürütmekte oldukları sendikal faaliyetleri kapsamında ve görevleri ile ilgili olmayan basın açıklamaları” Başbakanlık Genelgeleriyle disiplin soruşturmaları kapsamı dışında tutulmuş olup, sendikal özgürlüklerin geliştirilmesi maksadıyla yapılan bu düzenlemenin mutlak bir serbestlik anlamına gelmediği, sendikal faaliyetleri dolayısıyla basın açıklaması yapan sendika yöneticilerinin yaptıkları basın açıklamalarında amirlerini tahkir ve tezyif içeren sözler sarf etmesi, yanlış ve yalan beyanlarla iftira ve hakarete varan ifadeler kullanmaları durumunun yukarıdaki genelge kapsamında olmadığı mütalaa edilmektedir.

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonuna bağlı bir sendika olan Eğitim-Sen üyesi bir kısım öğretmenin 2004 yılında sendika eylemi kapsamında parlamentoda tartışılmakta olan kamu yönetimi kanun tasarısını protesto etmek üzere düzenlenen bir günlük ulusal eyleme katılarak 1 gün göreve gelmemeleri nedeniyle uyarı cezası ile cezalandırılması ile ilgili davada karar veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İkinci Dairesi, 15 Eylül 2009 tarihli ve 30946/04 sayılı kararında şu sonuca ulaşmıştır:

AİHM, ihtilaflı disiplin cezasının, barışçıl toplantı özgürlüğünün teşkil ettiği önemli yer bağlamında, hedeflediği iddia edilen meşru amaçla orantılı olup olmadığını dosyadaki tüm unsurlar ışığında incelemiştir. AİHM, başvuranların, üyesi oldukları Kesk'in parlamentoda tartışılmakta olan kamu yönetimi kanun tasarısını protesto etmek üzere düzenlediği bir günlük eyleme katılmaları nedeniyle, disiplin cezası başlığı altında bir uyarı aldıklarını not etmektedir.

Oysa, her ne kadar şikâyet edilen bu ceza çok küçük olsa da, sendika üyelerini çıkarlarını korumak için meşru grev ya da eylem günlerine katılmaktan vazgeçirecek bir nitelik taşımaktadır (Karaçay ilgili bölüm, prg. 37).

AİHM, başvuranlara verilen disiplin cezasının « acil bir sosyal ihtiyaca » tekâbül etmediğini tespit etmekte ve bu nedenle « demokratik bir toplumda gerekli » olmadığı sonucuna varmaktadır. Bunun sonucu olarak, mevcut davada, başvuranların AİHS'nin 11. maddesi anlamında gösteri yapma özgürlüğünü etkili bir şekilde kullanma hakları orantısız olarak çiğnenmiştir.

Greve ve basın açıklamalarına katıldığından disiplin cezasına çarptırılan kamu görevlileri ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Üçüncü Dairesi, 21 Nisan 2009 tarihli ve 68959/01 tarihli kararında:

Ayrıca AİHM, dosyada, 18 Nisan 1996 ulusal eylem gününün yasaklandığına dair hiçbir bulgu bulunmadığını kaydetmektedir. Genelge ile sadece söz konusu eylem gününe memurların katılımı yasaklanmaktaydı. Söz konusu eyleme katılarak, başvuran sendikanın yönetim kurulu üyeleri yalnızca barışçıl toplanma özgürlüklerini kullanmıştır (Ezelin-Fransa, 26 Nisan 1991 tarihli karar). Dava konusu genelgeye dayanılarak söz konusu kişiler disiplin cezasına çarptırılmıştır. AİHM, söz konusu cezaların, üyelerinin çıkarlarını savunmak amacıyla eylemlere veya böyle bir greve katılmayı isteyen sendika üyeleri ve diğer kişiler açısından caydırıcı nitelik taşıdığı kanaatindedir (Urcan ve diğerleri ve Karaçay-Türkiye 27 Mart 2007 tarihli karar). AİHM, Hükümet’in demokratik bir toplumda dava konusu kısıtlamanın gerekliliğini ortaya koymadığını belirtmektedir.

Kendi incelemesini yapan AİHM, söz konusu genelgenin kabulü ve uygulanmasının “zorlayıcı bir sosyal gereksinimi” karşılamadığı ve başvuran sendikanın AİHS’nin 11. maddesi ile tanınan hakları etkili bir şekilde kullanmasına yönelik orantısız bir müdahale oluşturduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Bu itibarla AİHS’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.

Sendika faaliyeti kapsamında basın açıklaması yapma ve iş bırakma nedeniyle disiplin cezasına çarptırılan kamu görevlileri ile ilgili bir başka davada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 17 Temmuz 2007 tarihli ve 74611/01, 26876/02, 27628/02 sayılı kararlarında şu içtihadı vermiştir:

AİHM’nin takdiri

AİHM bu durumda burada asıl sorunun, toplu bir eylem nedeniyle başvuranların sivil sorumluluklarının bulunduğunun kabul edilmesinin, AİHS’nin 11. maddesine aykırılık teşkil edecek haksız bir müdahale teşkil edip etmediğinin tespit edilmesi olduğu kanaatindedir.

  1. a) İlgili İlkeler

AİHS’nin 11. maddesinin 1. paragrafı; sendika üyelerine çıkarlarını koruyabilmek amacıyla seslerini duyurmalarına imkân tanımaktadır. Fakat bununla birlikte bu amaca ulaşabilmek amacıyla uygulanacak olan yöntemleri belirleme takdirini Devlet’e bırakmaktadır. AİHS, kanunların, 11.maddeye aykırı olmayacak bir şekilde, sendika üyelerinin çıkarlarını koruyabilmek amacıyla mücadele etmelerine izin verilmesi hususunu içermektedir (Belçika Ulusal Polis Sendikası-Belçika, 27 Ekim 1975; İsveç Lokomotif Sürücüleri Sendikası, 6 Şubat 1976 tarihli karar; Schmidt ve Dahlström-İsveç, 6 Şubat 1976 tarihli karar).

AİHS’nin 11. maddesi temel olarak, maddede yer verilen hakların kullanımında kamu kurumlarının keyfi müdahalelerine karşı kişiyi korumayı amaçlasa da, aynı zamanda, söz konusu haklardan etkili bir şekilde faydalanılmasını sağlama pozitif yükümlülüğünü de gerekli kılabilir. Dava konusu olaylar, başvuranlara AİHS’nin 11. maddesinde yer verilen haklardan iç hukukta faydalanmalarını sağlama yükümlülüğünün yerine getirilmemesinden kaynaklandığı takdirde, Sözleşmeci Devlet bundan sorumlu tutulacaktır (Wilson & Ulusal Gazeteciler Birliği ve diğerleri-Birleşik Krallık, no: 30668/96, 30671/96 ve 30678/96; Gustafsson-İsveç, 25 Nisan 1996 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler, adıgeçen Demir ve Baykara kararı).

AİHS’nin 11. maddesinde yer alan “çıkarlarını korumak için” ifadeleri önemlidir ve AİHS, sendikanın yapacağı toplu eylem yoluyla, sendika üyelerinin mesleki çıkarlarını savunma özgürlüğünü güvence altına almaktadır. Sendika üyeleri tarafından gerçekleştirilecek olan bu eyleme Sözleşmeci Devletler tarafından izin verilmeli, eylemin gelişimi ve devamı sağlanmalıdır. O halde sendikanın, üyelerinin mesleki çıkarlarının korunması amacıyla müdahale etmesi yasal olmalı ve üyeler, çıkarlarının korunması yolunda sendikalarının seslerini duyurması hakkına sahip olabilmelidir (adıgeçen Belçika Ulusal Polis Sendikası; adıgeçen İsveç Lokomotif Sürücüleri Sendikası; adıgeçen Wilson & Ulusal Gazeteciler Birliği ve diğerleri).

Grev yapma hakkı ile ilgili olarak AİHM, her ne kadar 11. maddede bu hak açık bir şekilde ifade edilmemişse de bu hakkın tanınması, hiç kuşkusuz en önemli sendikal haklardan bir tanesini teşkil etmektedir. Bu hakkın yanı sıra sendika özgürlüğü ile ilgili pek çok hak da mevcuttur. Üstelik Sözleşmeci Devletler’in sendikal özgürlüğü sağlamak amacıyla izleyebilecekleri pek çok yol bulunmaktadır (Schmidt ve Dahlström; UNISON- Birleşik Krallık (karar), no: 53574/99).

  1. b) İlkelerin uygulanması

AİHM dava konusu tedbirin, 657 sayılı Kanun’un 12 § 2. maddesine dayandığını ve Asliye Hukuk Mahkemesi’nin bu Kanun’un, devlet memurlarına işe gelmeme ya da iş yavaşlatma eyleminin yasaklandığı 125 A maddesi hükümlerine atıfta bulunduğunu tespit etmektedir. AİHM bu bakımdan incelendiğinde dava konusu tedbirin yasal dayanağının bulunduğunu not etmektedir.

AİHM, kamu hizmetinin sağlıklı bir şekilde işlemesini kesintiye uğratabilecek karışıklıkları engellemeyi amaçladığından söz konusu tedbirin, kamu düzenin korunması gibi meşru bir amaç taşıdığını tespit etmektedir.

AİHM, 6 Mart 1998 ve 29 Şubat 1999 tarihinde yapılan iş yavaşlatma eylemlerinin, başvuranların üyesi oldukları sendika tarafından düzenlendiğini ve yetkili makamlara eylem öncesinde haber verildiğini not etmektedir. Başvuranlar mevcut olayda bir araya gelerek barışçıl toplantı yapma özgürlüklerini kullanmışlardır (Bkz. mutatis mutandis, Ezelin-Fransa, 26 Nisan 1991 tarihli karar; Karaçay-Türkiye, no: 6615/03, 27 Mart 2007 tarihli karar).

AİHM, başvuranlara yüklenen sivil sorumlulukları dosyanın tamamı ışığında incelemiştir. AİHM’nin bunu yapmaktaki amacı, barışçıl toplantı yapma özgürlüğünün önemi dikkate alındığında bunun, hedeflenen meşru amaçla orantılı olup olmadığını tespit edebilmektir. AİHM, ilgili kişilerin sivil sorumluklarının bulunduğunu belirten Asliye Hukuk Mahkemesi kararlarının, çalışma koşullarını savunmak amacıyla üyesi oldukları sendika tarafından düzenlenen toplu eyleme katılmaları nedeniyle verildiğini not etmektedir. Ayrıca Hükümet, devlet memurlarına ilişkin sendikal haklarla ilgili olarak 1997 yılından itibaren yapılan önemli değişikliklere rağmen, ulusal düzenlemeler devlet memurlarına hiç ayrım yapmaksızın toplu hareket ve eylem yapma yasağı getiriyorken, sendikanın başka barışçıl yollarla memurların haklarını koruma imkanına sahip olup olmadıkları hususunda herhangi bir açıklama yapmamıştır (Bkz., mutatis mutandis, Ezelin, adıgeçen karar ve Karaçay, adıgeçen karar).

Bu değerlendirmelerin tümü ışığında AİHM, başvuranların sivil sorumluluklarının bulunduğunun kabul edilmesinin, “demokratik bir toplum için gerekli” olmadığına kanaat getirmiştir.

Sonuç olarak AİHS’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.

Danıştay 5. Dairenin 22.5.1991 tarihli ve E. 1986/1723, K. 1991/933 sayılı kararında, bir memurun ülke konularıyla ilgili temennilerini açıklamasının siyasi açıklama yapma yasağı kapsamında olmadığı, devlet memurunun ülke konularıyla ilgili temennilerini açıklamasının “Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti” kapsamında bulunduğu, bir memurun ülke konularıyla ilgili temennilerini açıklamasının siyasi ve ideolojik amaçla beyanda bulunma yasağı kapsamına girmediğine hükmetmiştir.

Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 14.4.2011 tarihli ve E. 2007/2281, K. 2011/244 sayılı kararında şu içtihatta bulunmuştur:

Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin "Dernek Kurma ve Toplantı Özgürlüğü"nün düzenlendiği 11. maddesinde; herkesin asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahip olduğu, bu hakların kullanılmasının, demokratik toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlandırılabileceği, bu maddenin, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel olmadığı kuralına yer verilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, sendikal faaliyet kapsamında yer alan ( toplantı, basın açıklaması ve grev gibi) fiiller nedeniyle cezalandırılan ve/veya görev yerleri değiştirilen memurların başvuruları üzerine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesine dayanarak Türkiye'yi mahkum eden çeşitli kararlarındaki gerekçelere bakıldığında, sendika üyesi veya yöneticisi olan ilgililerin sendikal faaliyetleri nedeniyle görev yeri değişikliği işlemlerinin sendikal faaliyetlerini yürütme hakkına bir müdahale olduğunu, yasal bir sendikaya üye olan ilgililerin görev yerlerinin değiştirilmesine ilişkin işlemlerin demokratik toplum gereklerine uygun olmadığını kabul ettiği görülmektedir. ( Örneğin; Metin Turan/Türkiye No:20868/02, Müslim Çiftçi/Türkiye No:30307/03, Karaçay/Türkiye No:6615/03)

Bağlı olduğu sendikanın kararına dayanarak göreve gelmediğinden hakkında aylıktan kesme cezası verilen bir memurun açtığı davada Danıştay 12. Dairesi 16.12.2002 tarihli ve E. 2002/3743,K. 2002/4272 sayılı kararında, 20.12.2004 tarihli ve E. 2004/4209, K. 2004/4148 sayılı kararında ve 22.1.2008 tarihli ve E. 2005/5767, K. 2008/225 sayılı kararında şu içtihadı vermiştir:

657 sayılı Yasanın 125/C-b maddesinde, özürsüz olarak bir veya iki gün göreve gelmemek fiili aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve haller arasında sayılmıştır.

Olayda, davacının üyesi bulunduğu sendikanın yetkili kurullarınca alınan, üretimden gelen güçlerini kullanma çağırışına uyarak 11.12.2003 tarihinde göreve gelmediği anlaşılmış olup, davacının sendikal faaliyet kapsamında göreve gelmemesi fiilinin mazeret olarak kabulünün gerektiği, dolayısıyla 657 sayılı Yasanın 125/C-b maddesi anlamında özürsüz olarak göreve gelmemek fiilinin sübuta ermediği görülmüştür.

Bu durumda, disiplin suçu teşkil etmeyen eylem nedeniyle davacı hakkında tesis olunan işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir.

Sonuç olarak, yukarıda arz ve izah olunan mevzuat ve içtihat ışığında sendikal hak ve özgürlüklerin kullanımı ve düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında toplantı ve gösteri yürüyüşüne, basın açıklamasına katılan personelin disiplin sorumluluğu bulunmamaktadır.

Sonnotlar: 

[1] “Demokratik bir Devlet'in yetkililerinin, provokatör veya aşağılayıcı nitelik taşıdığına kanaat getirildiğinde bile eleştiriyi hoş görmeleri gerekmektedir.” (Özgür Gündem-Türkiye, başvuru no: 23114/93). Özer - Türkiye Davası (NO:2), 871/08, Strazburg, 26 Ocak 2010, İkinci Daire

“AİHM, uygulamada “gerçekler ile değer yargıları arasında ayrım yaptığını hatırlatır. Gerçeklerin varlığı kanıtlanabilir; ancak değer yargıları ispata açık değildir. Bir değer yargısının doğruluğunu kanıtlama talebini karşılamak mümkün değildir. Böyle bir talep 10. madde tarafından güvence altına alınan hakkın temel bir parçası olan düşünce özgürlüğünün ihlalini oluşturur” (Jerusalem / Avusturya, no. 26958/95 ve Busuioc / Moldova, no. 61513/00).”Cihan Öztürk / Türkiye Davası, 17095/03, Strazburg, 9 Haziran 2009, İkinci Daire

[2] "Demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden olan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil eden ifade hürriyeti, sadece kabul gören veya zararsız veya kayıtsızlık içeren bilgiler veya fikirler için değil aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar demokratik bir toplumun olmazsa olmaz töleransı ve hoşgörüsünün gerekleridir." biçiminde öğretiye yansıtılmaktadır. ( Prof.Dr.D.Tezcan, Yrd. Doç. Dr. M.R.Erdem, Yrd.Doç.Dr. O.Sancaktar, Türkiyenin İnsan Hakları Sorunu, 2.Baskı, sh.462 ) Bu bağlamda; günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, ifade özgürlüğü gittikçe daraltılan kısıtlamalar dışında, geniş bir yelpazeyle korunmakta ve anılan özgürlüğün sağladığı haklardan bireyler ve toplumlar en geniş şekilde yararlandırılmaktadır. Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini zor ve cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, farklılıklar arasında nefret, ayrımcılık, kavga, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan beyan, ifade ve eylemler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 15.3.2005 tarihli ve E.2004/8-201, K.2005/30 sayılı kararı.

[3] “Olayda davacının Hukuk İşleri Müdürlüğü görevinden alınmasına neden olarak gösterilen yılbaşı tebrik kartında yer alan görüşler, yukarıda da değinildiği gibi, davacının kimi konularda, dilek ve temenni niteliğinde düşüncelerini belirtmekten ibarettir. Açık ve somut bir "kışkırtma" yada "suça iteleme" niteliğinde olmadıkça herkesin düşüncelerini serbestçe açıklaması, demokratik toplum olmanın başta gelen temel ilkelerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Davacının yukarıda özetlenen görüş ve düşüncelerinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/2.maddesinde yer verilen sınırlamaları aşan, başka bir anlatımla, ülkenin milli güvenliğini, toprak bütünlüğünü, kamu düzenini, genel sağlığı veya genel ahlakı, başkalarının şöhret veya haklarını ihlal eden yada gizli bilgileri açığa vuran bir yönü bulunmadığı cihetle, adı geçenin bahsi geçen tebrik kartıyla demokratik bir toplumun bireyi olarak uluslararası sözleşmelerle kendisine tanınan hakkı kullandığı, dolayısıyla bu eyleminin dava konusu işleme hukuki sebep oluşturamayacağı açıktır.” Danıştay 5'inci Dairenin 22.05.1991 tarihli, E.1986/1723, K. 1991/933 sayılı kararı.

“Konuşmaların da, muhataplarının doğrudan kişilik haklarına yönelik olmaması, siyasi tercih ve tasarruflarına yönelik olması nedeniyle eleştiri sınırları içinde kaldığı anlaşıldığından... kararın bozulmasına” Danıştay 13. Dairenin 26.1.2007 tarihli, E. 2006/5565, K. 2007/354 sayılı kararı.

[4] Osman CAN, “Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü: Anayasal Sınırlar Açısından Neler Değişti?”,Bekir Berat ÖZİPEK (Ed.), Teorik ve Pratik Boyutlarıyla İfade Hürriyeti, Liberal Düşünce Topluluğu Avrupa Komisyonu, (Ağustos 2003), s.381.

 

Powered by Abant İzzet Baysal Üniversitesi 2016